Pak Gıda Kesimhanesinin Açılışı Yapıldı 75 adet büyükbaş ve 160 adet küçükbaş günlük kapasiteli Pak G...           • Iğdır’da 49500 Öğrenci Ders Başı Yaptı 2018-2019 eğitim ve öğretim yılının ilk ders zilini Vali Enver Ünlü çaldı. 4...           • Agiri Yanıyor, Iğdır Bakıyor..! 13.09.2018 Çarşamba günü Ağrı dağı eteklerinde çobanların sebep olduğu &cc...           • Soya Fasulyesi Iğdır Tarlalarında... Iğdır'da ilk kez ekimi yapılan soya fasulyesi tarlası İl Tarım Müdürü Özkan YO...           • Van Milletvekili İrfan Kartal Iğdır Valiliğini Ziyaret Etti AK Parti Van Milletvekili İrfan Kartal, Iğdır Valisi Enver Ünlü'yü makamında ziyare...           • Iğdır Belediyesinden Öğrencilere Ücretsiz Saç Kesimi 2018-2019 eğitim öğretim yılının başlamasına 1 gün kala Iğdır Belediyesi mahalleler de k...           • Fuhuş Operasyonu: 5 Kadında Hepatit B ve C Virüsüne Rastlandı Iğdır'da düzenlenen fuhuş operasyonunda gözaltına alınan 5 şüpheliden 3'ü tutu...           • Iğdır'ın Üzüm Bağları Sizi Bekliyor Iğdır İl Tarım ve Orman Müdürü Özkan YOLCU, Merkeze bağlı Kadıkışlak köy&...           • İstanbul Teknopark İcra Kurulu Başkanından Rektör Alma’ya Ziyaret İstanbul Teknopark İcra Kurulu Başkanı Dr. Ata Şenlikçi, Iğdır üniversitesi Rektö...           • İyi Parti’de Yeniden Yapılandırma: Iğdır Dahil 54 İl Başkanı Atandı İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Koray Aydın, başlattıkları yeniden yapılandırma çalışmala...           
Site İçi Arama
Haber Arşiv
     
İstatistikler
Toplam: 962045
Aktif: 12
Bugün: 140
Dün: 1823
REKLAMLAR

 

 

 

Son Videolar

Iğdır Valisinden Yağmur' Şiiri
1234 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Melekli Şahmeran Tepesi
2202 İzlenme, 0 Yorum

Ahura Mazda Iğdır'da
1775 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'da Defile Düzenlendi
2376 İzlenme, 0 Yorum

IğdIrlı STK'lardan BARIŞ Çağrı
1791 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'da İranlı Turistler ve I
2659 İzlenme, 0 Yorum

Avukat ne yapar? Sorusuna İlko
839 İzlenme, 0 Yorum

Fotoğraflarla Iğdır
1484 İzlenme, 0 Yorum

Iğdırlı Aşık Hizani Söylüyor
608 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır küçük Millet Meclisinden
1160 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Görüntüleri
820 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır'da Tiyatro
682 İzlenme, 0 Yorum

Iğdır Tanıtım Görüntüleri
2633 İzlenme, 0 Yorum

Çakırtaş Köyü Kul Yusuf Kümbet
1956 İzlenme, 0 Yorum

TRT1'de Newroz'u Anlatıyor
1448 İzlenme, 0 Yorum

TAMARA - Mehmet KUM

TAMARA

Yazar: Mehmet KUM |  Tarih: 22 / 02 / 2018 |  Yazı Okunma: 679


Aras Nehri’nin kıyısından elini uzatıp Anadolu’ya sıkı sıkı tutunan Gödekli Köyü’nde güneş göğün derinliklerine ağarken fokur fokur kaynıyor, yalımları düştüğü yeri çatur çutur yakıyordu. Köy buhar yığınına dönmüş, tepesi buram buram tütüyordu. Yaprak bile kıpırdamıyordu. Köy terk edilmiş gibiydi. Sokaklarda in cin top oynuyordu.

Güneşin yalımlarını körüklediği saatlerde kavruk tenli, sivri kafalı, koca kulaklı bir çocuk, tayanın üzerinde elini güneşe siper ederek uzun uzun baktı. “Bu, dayım!” dedi. Gözleri yalazlandı. Soluğunu tutup bir daha, bir daha baktı. Tayanın üzerinden kayarak kendisini yere atıp eve doğru seğirtti. Tayanın dibine tüneyen tavuklar sağa sola kaçıştı. Toprak duvarın dibinde uyuklayan köpeklerden biri, gözünün birisini açıp etrafı kolaçan edip tekrar kapadı. Çocuk pencerelerin pervazına vurdu. Kapıyı tekmeledi. Avaz avaz bağırdı:

“Dayım geliyor… Dayım!”

Mehe’nin anası, babası ve zevceleri sevinçle evin avlusuna sökün etti. Uzun zamandır haber alamadıkları Mehê, toz bulutunu arkasına takarak terkisinde bir kadınla çıkageldi. Her ikisi de tepeden tırnağa toza toprağa belenmiş, un çuvalı gibi toz tutmuştu. Mehê atından sıçrayarak inerken üzerinden saçılan toz bulutu etrafa hücum etti. Çocuk, koşup dayısının kucağına atıldı. Yeğeninin kavruk yüzünden

gözünden öpüp atın heybesinden çıkardığı şekerleri çocuğun avucuna doldurdu. Anasının, babasının, zevcelerinin yüzüne bakarak, “Galiba en çok Seyid beni özlemiş,” dedi. Atının terkisinde yüzünü gözünü sarıp sarmalayan kadını göstererek:

“Bu benim helalimdir,” dedi, şaşkın bakışlar arasında kucaklayıp bir çırpıda yere bıraktı.

Sevinç yerini soğuk rüzgarlara bırakmıştı. Herkesin beti benzi attı. Biri sonsuz, diğeri döl tutmayan iki karısı başlarını omuzlarına yaslayıp ağlamaya başladı. Kızın Ermeni olduğunu öğrenen aksakal babasının beynine kan sıçradı. Alnının ortasında kalın kaşları birleşmiş, yüzünden zehir zıkkım yağıyordu. Daha fazla dayanamadı, birden top gibi patladı:

“İt oğlu it!” dedi, “Bir becermediğin Ermeni mi kalmıştı?” diye sövüp saydı.

Nasırlı buruşuk eline bir değnek geçirip Mehê’nin sırtında paraladı. Yüzünden gözünden boncuk boncuk ter aktı. Seyid dedesinin ayağına sarıldı: “Dayıma vurma!” diye bağırdı. Mehê elini bile kaldırmadı. Eğilmedi, babasının karşısında yere mıhlanmış gibi dimdik durdu.

Anası, Ermeni kızı Tamara’nın yüzüne okkayla tükürdü. Lüle lüle saçından tutup yerde sürüdü. Yüreklerine figan düşen zevceleri Tamara’nın üzerine yürüdüler. Yüzünü gözünü yırttılar, başak sarısı saçını tutam tutam yoldular.

Tamara, köyün meydanına bir ateş topu gibi düşmüş, yalımları tüm köyü sarmıştı. Köylüler önce şaşırdılar, inanmak istemediler. Homur homur homurdandılar:

“Yalan, yalan…” dediler, öyle kala kaldılar. Sonra “Bu ne belaydı!” dediler. Biraz korktular; biraz paniklediler; apışıp kaldılar. Aynı akşam, sırtlarına koyun postu geçirmiş, teke kofili, sarıklı, yamalı, paralanmış giyitli köylüler; ellerinde değnek, yaba, tırmık, orak evin önüne akın akın geldiler.

“Köyümüzde gâvur istemeyiz. Uğursuzluktur, haramdır. Başımıza taş yağacak!” dediler, bağırdılar, çağırdılar. Evin bahçe

kapısına hücum ettiler. Mehê piştovunu alıp kapıya yürüdü. Hepsi çil yavrusu gibi dağıldı. Köyün meydanında toplanıp yeniden bölük bölük geldiler. Sakalı göbeğine kadar inen Sofi’yi eve gönderdiler.

Tamara, “Asla Müslüman olmam,” dedi. Sofi sinirlendi, “Ben de nikâhı kıymam,” dedi

Mehê, Sofi’nin böğrüne piştovu dayadı, yine “Olmaz,” dedi. Mehê gidip evin avlusunda kara bir taşın üzerine oturdu. Kara kara düşündü... Aklına bir hinlik geldi. Tamara’ya “Peki Müslüman olma,” dedi. Sofiyi bahçe kapısından uğurlarken Kürtçe bir şeyler söyledi.

Akşam Mehê aniden hastalandı. Yorgan döşek yattı. Sofi’ye haber salındı. Sofi yana yakıla geldi. Soluk soluğaydı. Yüzüne gözüne baktı. “Vah vah!” dedi. Dua etti. Kelime-i şahadet getirdi. Sizler de sözlerimi tekrarlayın dedi.

Sofi söylediklerini tekrarlattıktan sonra sakalını sıvazlaya sıvazlaya dışarıya çıkıp sinirli bir şekilde “Artık Mehê’nin helalidir. Kelime-i şahadet getirdi. Müslüman oldu. Ayıptır, günahtır evlerinize dağılın!” dedi. Bağırdı, çağırdı. Köylüler söylene söylene evlerinin yolunu tuttu.

Güneş dağların arkasına ağarken, Ağrı Dağı’nın doruğu nar gibi kızarmış, siyah ipekten bir örtü toprak yığını evlerin üstünü başını özene bezene örtmüş, ağbirçek nineler torunlarına masallar fısıldamaya başlamıştı.

Mehê cenge gider gibi giyinip kuşanıp dışarıya çıktı. Öfkesi ince uzun yüzüne yapışmıştı. Yalım yalım olan kara gözlerinden top top çıngılar dökülüyordu. Her adımında ayağının altında toprak ufalanıp, eziliyordu. Köyü enine boyuna üç defa arşınladı. Köyden kimse karşısına çıkmadı. Görenler yoldan çekildi, başını önüne eğip arkasından söylendi.

O gece Mehê evde hiç konuşmadı. Yemedi, içmedi. Kuş gibi ahırda kuru otların arasına bir yuva yaptı. Tamara, yağlı yılan gibi Mehê’nin göğsüne sarıldı. Mehê’nin cüssesi altında, Tamara’nın dal gibi ince beli ezildi; kemiklerinden çatur çutur sesler geldi. Samanın üzerinde, düvelerin arasında çıplak bedenlerini saran yalımlar defalarca ateş topu olup pare pare göğe yükseldi.

Mehê, horoz ötümü yola koyuldu. Siyah yeleleri örgülü, kızıl kuyruğu bağlı yağız kısrağı onu kasabaya götürdü. Güneşin, Ağrı Dağı’nın yamacında kızıla kestiği, yüzünü gözünü ovuşturup mahmurluğunu üstünden atmaya çalıştığı sıralarda, Mehê Söğütlü kahvelerinin altında oturmuş semaver çayını yudumluyordu. Ecük cücük, saçı sakalı birbirine karışmış meczup kılıklı birisi selam verip masasına oturdu. Kirli kasketini masaya bıraktı. Mehê ona da bir çay söyledi. Hiç konuşmadı, yüzüne bakmadı. “Hüsnü Bey geliyor,” diye titrek bir ses sokakta yankılandı. Hüsnü Bey’in köpeğini korumayı kendilerine görev addeden öncü yalaka takımı sokağın sağını solunu koklaya koklaya geçti. Artçı grup ise piposunu yakmaya amade, arkasına takılmış, hindi gibi şişip kabarıyordu. Esnaf dükkânlarının önüne sökün etmişti. Hüsnü Bey’i eğilerek saygıyla selamladılar. Hüsnü Bey, piposunu tüttürerek dükkânların arasından geçerken fötr şapkasını çıkarıp esnafın selamına karşılık verdi.

“Bana bakıp gülümsedi,” dedi biri; yüzünde çiçekler açtı; sevincini arkadaşları ile paylaştı.

“Bana sert sert baktı,”dedi bir diğeri “Acaba ben bir kabahat mi işledim. Yoksa beni muhbir mi sanıyor?” diye söylendi. Aklına bir sürü kötü şey geldi; korku bedenini sardı; esnaf arkadaşları ile helalleşip hemen eve doğru seğirtti.

Kahvenin önünde oturanların dizlerinin bağı çözüldü, yürekleri küt küt attı. Sanki bir dağ ayaklanmıştı. Akıp üzerlerine geliyordu. “Hiç bu saatte buradan geçmezdi,” dediler; çil yavrusu gibi sağa sola dağıldılar. Mehê’nin masasında oturan ecük cücük adam, kasketinin yanında duran diğer kasketi başına geçirip gözden ıradı. Mit şefi yaklaşınca Mehê de ayaklandı. Önünde saygıyla eğilip selamladı. Sessizliği Hüsnü Bey’in finosu bozdu. İki defa sağa sola havladı, hırladı. Mehê de oradan uzaklaştı. Kasabadan çıkınca şapkanın içindeki Hüsnü Bey’in şifreli mesajını okuduktan sonra bir kayanın kovuğunda yaktı.

Mehê’nin ailesi Tamara’yı günlerce konuşturmadı, eve sokmadı. Elinden su içmediler, aş yemediler. Her fırsatta dövdüler, sövdüler... “Fazla dayanmaz bir gün çıkar gider,” dediler.

Kumaları burun kıvırdılar;

“Çok çirkin, çok arık, insan kıyıp yüzüne bile tükürmez,” dediler.

Köyde gördüklerinin yolunu kesip çirkinliğini anlata anlata bitiremediler. Tarlada, bayırda hep onu konuştular. “Büyü yapmış,” dediler. Büyü bozmak için hoca hoca gezdiler. Yılan deliğinde üç gün sakladıkları muskaları, evlerinin dibine bucağına sokuşturdular. Giyitlerini mezarlığa gömdüler. Muskayı suda lime lime edip gizlice Mehê’ye içirdiler. Hocalar: “Mehê efsunlanmış, bu büyüyü ancak İran’nın Tebriz şehrindeki şeyh bozar,” dediler.

Mehê, Tamara’yı kaçırmadan önce, ona, ölen ağabeysinin iki zevcesinin töre gereği kendisi ile evlendirildiğini ama ikisine de uçkurunu çözmediğini, elini bile sürmediğini söylemiş, törelerini bir bir anlatmıştı. Tamara evlerine bir mektup bırakmış, yüreğinin sesini dinlemiş, çıkıp gelmişti.

Sık sık Tamara ile köyü yalayarak geçen; çevresi ılgın, civir, söğüt, dut, iğde, kavak ve kamışlarla bezenen; kimi yerde daralan, çoğu yerde genişleyen; şırıl şırıl akıp tatlı tatlı çağlayan Aras’ı temaşaya çıkar, gezinirlerdi. Kaz sürüleri, avını bekleyen balıkçıl, su içmeye gelen bağrıkara, çöl tavuğu ve sazlıkların arasında çil, keklik, bülbül, turna, serçe, sığırcık koro halinde şakırdı.

Yine bir gün gezerken Aras’ın serin sularında, kamışların arasında süzülüp gelen iki parlak kiremit renkli angut kuşu gördüler. Mehê: “Bu kuşlar tek eşlidir, birbirlerine çok sadıktırlar, birisi ölünce diğeri onun yasını tutar. Ne yer ne içer, gözü hiçbir şey görmez,” dedi. Bir angut kuşlarına, bir Tamara’nın gözlerine baktı, o gün hep angutları anlattı…

Mehê’nin köylülerini bir merak sarmıştı. Tamara’yı görmek için yanıp tutuştular, kudurdular. Bir sürü hikâyeler uydurdular. Mehê, birkaç hafta sonra evine bir göz oda ekleyip Tamara’yı eve taşıdı. Köyün kadınları “Geçike tuzum bitmiş, geçike ekmeğim bitmiş,” diyerek, bir bahane ile gelip Tamara’yı görmeye çalıştılar. Başını açıp yüzüne gözüne baktılar. “Yüzü ayın on dördü gibi,” dediler. Diri memelerini ellediler, üstünü soydular, “Dal gibi ince, körpe bir fidan bu,” dediler. Kıskançlıktan kudurdular. Çağla yeşili iri gözlere hayran hayran baktılar.

Sonra yürekleri gürp gürp attı, korktular.

Biri:

“Şeytan.”

Biri:

“Cin,” dedi.

“Koynuna giren vallah billah iflah olmaz; yılan bu, yılan!” dediler.

Köyde ne zaman dolu yağdı, ondan bildiler, ne zaman sel geldi, kuraklık oldu, onu suçladılar. Mehê’yi görünce de korkup sustular.

1943 yılında, pamukların çenek zamanı Tamara ay parçası gibi bir oğul verdi. Kumaları kudurdu. Anası, Tamara’yı gizli gizli sevdi. “Oğlumun soyu yürüyecek,” dedi.

İkinci Dünya Savaşı’nın en sıkıntılı, zor yıllarıydı. Kıtlık, yokluk, salgın hastalıklar halkı kırıp geçiyordu. Halk bitip tükenmişti. Bir adım ötedeki Rusların ne yapacağı hiç belli olmazdı. Ordu teyakkuz halindeydi. Devletin doğudaki gözü kulağı olan Mit şefi Hüsnü Bey’in gözlerine uyku girmiyordu. Havada uçan kuştan bile şüpheleniyordu. Mehê’yi sık sık Ermenistan’a gönderdi.

Güneşin yalımları, nişanlı kızların kanaviçesi gibi sabırla özenle sarının tonlarını işlemişti; dağa bayıra… Ağaçların yaprakları solmaya yüz tutmuş, otlar sararıp boynunu bükmüştü. Ermenistan’dan daha yeni dönen Mehê gün ışımadan gelmiş, saatlerdir tarlada tırpan sallıyordu. Zevceleri yüzlerini gözlerini sarmış biçilen otları dirgenle topluyor, dökülen otları tırmıklıyordu. Kuşluk vakti, üç atlının kendisine doğru geldiğini fark etti. Yüzü toprak gibi bozardı. Kavruk yüzünün çizgileri derinleşti. Alnından sicim gibi boşalan ter bir avuç tuz basılmış gibi gözlerini yaktı. Tırpanı tümseğe atıp gözlerini ovuştura ovuştura gelen atlılara

dikti. Korkuluk gibi hareketsiz, kala kalmıştı. Koşumları uzaktan ışıyan yabancılar tarlanın içine girmeden atlarını dizginleyip indiler. Mehê’nin suratından düşen bin parçaydı.Tırpanı yere çarptı. Tümseğe bir tekme savurup atlılara doğru yürüdü. Arkasından gelen Tamara’yı görünce iyice tepesi attı. Elinin tersi ile iterek

“Tamara geri dön!” dedi.

“Dönmüyorum, ben de geleceğim.”

“Geçike, sana dön dedim. Dellendirme adamı!”

Ayı gibi güçlü, iri yarı olan Mehê tarlayı hızla arşınladı. Bir solukta adamların yanına vardı.

“Çıkın gidin buradan,” dedi.

“Sen olmasan olmaz, kimse beceremez,” dediler.

“Defolun!” dedi, üçünü de itekledi.

“Hüsnü Bey’e söyleyin bıraksın yakamı, artık gitmek istemiyorum. Rus istihbaratı beni deşifre etti, başıma ödül koydu. Sorumlu olduğum bir ailem ve küçük bir bebem var. Anladınız mı?”

“Asıl sen anlamıyorsun. Bu Hüsnü Bey’in meselesi değil.Ülkemizin varlık yokluk meselesi.” Tamara birkaç adım gerideydi. Eşleri, uzaktan itişip kakışmalarını, bağrışmalarını şaşkın şaşkın izlediler. Tamara daha fazla dayanamadı, yabayı kapıp hücum etti. Kumaları da ellerine taş alıp peşinden seğirttiler. Mehê, Tamara’nın elinden yabayı alıp itekledi.

“Geçike sana geri dön demedim mi?”

“Öldürsen de seni yalnız bırakmam,” dedi. Ağız dolusu yere tükürüp adamlara “Defolun!Bizi rahat bırakın,”dedi.

Mehê, Tamara’nın çalı gibi ince kolundan tutup sürüklercesine götürdü. Kavruk yüzünden yalımlar saçılıyor, gözlerinden ağı yağıyordu. Göğüs kafesi kabarıp iniyor, burnundan soluyordu.

Zevcelerine, “Hiçbir şey sormayın,” dedi. Tırpanı eline alıp tüm hırsını kol kosdan çıkardı.

O gece mevsimin son yağmurları çiselemeye başlamıştı. Dağların kekik kokusu, çimen kokusu… Buram buram nemli toprak kokusu

onu sırtüstü uzandığı peykeden alıp Ağrı Dağı’nın yaylalarına götürmüştü. Ağalara baş kaldıran yiğitlerin naraları… Çobanların kavalından dökülen yanık nağmeleri… Kıl çadırlarda dillendirilen Ağrı Dağı söylenceleri…

Hele bir gün vardı ki onu hiç unutamıyordu. Yılkı atlarını Korhan Yaylasının çimenlerine salıvermişler, koca bir kayanının duldasına toplanan gölgeye sığınmışlardı. Öğlen vaktiydi, çay içiyorlardı. Bir çığlık koptu…Bir kurt acı acı uludu… “Bu Yılkı Osman’ın kurdu,” dedi, yılkı çobanları. Hemen atlarını dehlediler, Küp Gölü’ne doğru… Mehê, en öndeydi. Dört nala fırlamışlar, deli rüzgarı arkalarına takmışlardı. Hepsinin aklında Yılkı Osman vardı. Yetimdi; kimi, kimsesi yoktu. Doğuştan laldi. İmkansız bir sevdaya tutulmuş, sevdası yüreğine od olup düşmüştü... Ağa kızı Güldane’ye vurulmuştu… Güldane’yi başka birisine sözlemişler, yüzük takmışlardı... Hepsi aynı korkuyu yüreklerinde duyumsuyor, atlarını kamçılıyorlardı.

Kurtlarla konuştuğu söylenirdi ama çoğu insan gibi Mehê de gülüp geçerdi. Ta ki kayboldukları o sisli puslu güne kadar… Yılkı Osman, çobanlarının en iyisiydi; ayı gibi koku alıyor, kartal gibi uzağı görebiliyordu. Ancak sis o kadar yoğundu ki, kocaman dağı silip süpürmüş adete yutmuştu. Burunlarının dibini bile göremiyorlardı. Yılkı Osman, yalçın bir kayanın üstüne çıkmış kurt gibi dağa taşa ulumuştu. Çok geçmemişti ki kurşun gibi çöken sisin içinde gök yeleli bir kurdun mavi yalımlar saçan gözleri ışımıştı. Ağrı Dağı’nın binlerce karanlık dehlizlerinin birisinin dibinde onlara ışık olmuştu. O günden sonra Mehê, yaşlı koca kurdun atalarının ruhu olduğunu düşünmüştü…

İlk önce Mehê varmıştı, kayalıklara. Korktukları olmuştu. Yılkı Osman jilet gibi keskin kayalıklardan kendisini uçuruma bırakmıştı… Gök yeleli kurt sivri bir kayanın tepesinde acı acı uluyordu…

Mehê’nin bu hâletiruhiye içinde gözleri buğulanmıştı. Bu defa Tamara’yı uyandırmadı. Eline ayağına sarılıp bırakmayacağını

biliyordu. Zaten son gidişinde bu son demişti. Alnından usulca öptü. Kokusunu içinde biriktirdi. Başını pencerenin pervazından dışarıya uzattı. Ilık bir rüzgar yüzünü yaladı. Köyün üzerinde toplanan bulutlar çekip gitmişti. Zöhre Yıldızı gümüş tepsi gibi parlıyordu. Köylü mışıl mışıl uyurken, atının terkisine bir çuval un atıp yıldızların bakışları altında Aras Nehri’nden karşıya geçti.

Günler, aylar geçmiş, Mehê gelmemişti. Köylüyü bir merak sarmıştı.

“Rusya’ya kaçmış...”

“Ajanmış...”

“Mit Şefi Hüsnü Bey öldürtmüş…”

“Eşkiya olmuş, dağa çıkmış…” Daha neler neler dediler.

Tamara hayata küsmüştü. Yemeden içmeden kesilmişti. Ağzını bıçak açmıyordu. Dağ demedi, taş demedi Mehê’yi yana yakıla aradı. Her kayanın dibine, her ağacın kovuğuna baktı. Köylere haber saldı. Gördüğü her yabancının yolunu kesip yakasından tuttu.

Sık sık oğlunu koynuna alıp yola koyuldu. Aras Nehri’nin kenarında durdu. Dalıp dalıp uzaklara gitti. Ermenistan’da babasını uykuya verip bir Yezidi köyünde Mehê ile saklandıkları günü anımsadı. Çiğ düşmüş gözlerinden iki iri inci yuvarlanıp, közlenmiş yüreğine aktı.

Erkeklerin yüreğine od olup düşmüştü. “Allah için bizim avratla hiç Tamara bir olur mu?” dediler. Bayramlıklarını giyip bıyıklarını burdular. Duvarların duldasında, dağda bayırda Tamara’yı gizli gizli temaşaya koyuldular.

Tamara’yı gören çıra gibi yandı, deli divaneye döndü. O, hiçbirine dönüp bakmadı. Tüfeği, fişeği kuşanıp dışarıya çıktı…

“Ermeni kızı dellenmiş,” dediler, korkup yolundan çekildiler.

Mehê’nin aşireti toplandı. Bağırıp çağırdılar. “Köylüye bakacak yüzümüz kalmadı. Hele bir gün çıkıp giderse rezil rüsva oluruz,” dediler, sövüp saydılar.

Bir gün sonra öğlen saatlerinde bir silah patladı. Tamara bir çığlık

duydu. Bu, insan çığlığına benzemiyordu. Oğlunu alelacele beşiğine bıraktı. Aras’ın kenarına koştu. Sazlıkların içine daldı; soluk soluğaydı. Kan ter içinde kalmıştı. Angut kuşu son kez çığlık çığlığa göğe yükselip vurulan eşinin ardından, hızla, Aras’ın hırçınlaşmış sularına kendisini götürüp attı. Azgın dalgalar onu döve döve eşinin cansız bedeninin peşinde sürükledi. Tamara, angutların peşinden uzun uzun baktı. Heykel gibi kalakaldı. Yeşil gözleri buğulandı. Kızıl renkli sivri kayaların duldasında bir silah patladı.

Seyid, tayanın üzerinde elini güneşe siper ederek baktı. Gözleri kocaman oldu. Tayanın üzerinden kayarak kendisini yere atıp eve doğru seğirtti. “Tamara’yı vurdular…” diye avaz avaz bağırdı. Pencerelerin pervazına vurdu. Kapıyı yumrukladı. Kimse dışarıya çıkmadı…

Aras’ın o tayında, bir balabanın bağrından kopup gelen yaralı nağmeler; koca kafalı, ince bacaklı çobanların kavallarından çıkan yanık nağmelerle kucaklaşıp akıp gittiler; nice yarım kalmış sevdaların peşinden…

Sözcükler:

Taya : Ot yığını

Çenek: Pamukların toplanma zamanı.

Yaba: Ot toplama aleti

Kçike: Kürtlerin kızlara hitap şekli.

O tay: Karşı taraf. Aras Nehrinin Ermenistan tarafı için söylenir.

 




Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Yazarın diğer yazıları


Bu içeriğe yapılan yorumlar (1 Yorum)


1 - Cemalettin Çatak 17/03/2018

Eline yüreğine sağlık . Güzel akıcı bir dille yazmışsın. Insan bir solukta okuyor.Doğa ve insan tasvirlerinde güzel. Inşallah geleceğin Yaşar Kemal i olursun.


İlk - < Önceki [1]  Sonraki> - Son


Ad, Soyad *
E-Mail *
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)

Köşe Yazıları
Facebook
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Fotoğraf Galerisi
Twitter
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Biz Sizi Arayalım
Ad, Soyad:
Telefon:
Tavsiye Et
Ad, Soyad:
Gönderen:
Alıcı:
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Iğdır Resmi Siteler
Gazeteler

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Iğdır Doğuş Gazetesi