Türkiye ile Ermenistan arasında doğrudan ticaret başladı Paşinyan'ın dün Ermenistan-Türkiye arasında doğrudan ticaret prosedürlerinde değişi...           • Mutasavvıf yazar Dr. Abdulcabbar Boran ile Sevgi üzerine sohbet Iğdır’ı ziyaret eden Fizik Yüksek Mühendisi, Mutasavvıf ve Yazar Dr. Abdulcabbar B...           • Gıda İşletmelerine Karekod Uygulaması: Müşteri görebilecek Gıda İşletmelerine Karekod Uygulaması Müşterilerin Kolayca Görebileceği Bir Noktada Bulu...           • YRP'li Akkuş: “Iğdır’da hizmet yok, Vatandaş çamurla baş başa” Yeniden Refah Partili Akkuş: “Iğdır’da hizmet yok, borç var; vatandaş ça...           • Sosyal Güvenlik Haftasında SGK İl Müdüründen kayıt dışı uyarısı Sosyal Güvenlik Haftasında SGK İl Müdüründen kayıt dışı istihdam uyarısı &l...           • Şehit annesinin gününü Kürtçe kutladı ‘Roja Dayikê piroz be’ (video) Vali Taşolar, şehit annesinin anneler gününü Kürtçe kutladı ‘Roja...           • İran rejimi bir öğrenciyi daha idam etti: Son mesajı ortaya çıktı İran, bir öğrenciyi daha idam etti... Son mesajI ortaya çıktı: 'Başka bir masum hayatı...           • Kadınlar 3. Ligi’ndeki temsilcimiz Muş Yağmur Spor’u 6-1 yendi Kadınlar 3. Ligi’ndeki temsilcimizden Muş Yağmur Spor’a gol yağmuru 6-1 yendik İmk&ac...           • Yıldız Tendik Parin: Karakola çevrilen belediyeyi halka açtık 'Kayyımın bıraktığı enkaza rağmen halkın talepleri doğrultusunda birçok hizmeti hayata ge&c...           • Serdar Ünsal’dan Haydar Aliyev’in 103. Doğum günü mesajı Türkiye Azerbaycan Dostluk Dernekleri Federasyonu  Genel başkan yardımcısı ve basın s&ou...           
Site İçi Arama
Haber Arşiv
     
Son Videolar

Şeker Pancarını Bitirdiler
18 İzlenme, 0 Yorum

Vali: Roja Dayikê piroz be
38 İzlenme, 0 Yorum

Emek Mücadelesi Susturulamaz
58 İzlenme, 0 Yorum

İdir'de Hıdırellez Coşkusu
69 İzlenme, 0 Yorum

Amedspor Süper Lig'de
82 İzlenme, 0 Yorum

Alagöz, Talha’ya Umut Oldu
85 İzlenme, 0 Yorum

Diş Hekimleri Önlükleri Giydi
88 İzlenme, 0 Yorum

CHP’den 23 Nisan Manifestosu
83 İzlenme, 0 Yorum

Miniklerden Kartal Dansı!
109 İzlenme, 0 Yorum

Filiz Öğretmenden Tespitler!
137 İzlenme, 0 Yorum

Sınıf öğretmeni isyan etti!
153 İzlenme, 0 Yorum

Eğitimde şiddete tepki
128 İzlenme, 0 Yorum

Sorumsuzluktan Facia Yaşandı!
123 İzlenme, 0 Yorum

Dolandırıcılıkla mücadele!
126 İzlenme, 0 Yorum
Facebook

İstatistikler
Toplam: 3884818
Aktif: 50
Bugün: 2554
Dün: 2586
Reklam Alanı

.

Şiirlerimizin Tarihçesi-2 - Akay AKTAŞ

Şiirlerimizin Tarihçesi-2

Yazar: Akay AKTAŞ |  Tarih: 10 / 05 / 2026 |  Yazı Okunma: 142


Benim doğduğum köyler de güzeldi,

Halkımız Orta Asya bozkır kültürünü yaşarken dini ayinlerin yöneticisi olan Âşık tipinin prototipi konumundaki Kam ve Şamanlar yeri geldiğinde doğadan topladıkları otlarla ilaç yapıp hekimlik görevini sürdüren, yeri geldiğinde şölenleri ve dini ayinleri yöneten, beyin en yakınındaki kişi iken zamanla toplumsal statülerin farklılaşması, iş bölümünün gelişmesi gibi etmenlerle Şamanın özellikle din adamlığı görevini üstlenmesi ve şairlik mesleğini ikinci planda tutması sonucu ozan tipi ortaya çıkmıştır.


Şiiri müzikle birlikte sunan ozan, elinde kopuzu ile gezici bir tiptir ve dini bir görevi yoktur. Ozanın bütün Türk topluluklarında önemli ve saygın bir yeri vardır. Tarih içinde Türk şiirinin varlığı bugün âşık dediğimiz ozanlarla korunmuştur.


Ozanın elindeki kopuz Anadolu’ya gelindiğinde saza dönüşmüştür. Anadolu’da teli tanıyan ozan, kopuzunun bağırsak derisi ya da at kılından oluşan telini çıkarıp madeni tel takmış, madeni telin uzunluğundan yararlanarak kopuzunun sapını uzatıp teknesini büyütüp telin sızlamasından çıkan sese bağlı olarak da elindeki yeni oluşturduğu alete saz demiştir.


11. yüzyıldan başlamak üzere Anadolu’ya gelen Türkler, boylar ve oymaklar halinde yayılırken, çoğunlukta bulunan Oğuzların kullandığı Türkçe Anadolu ağızlarının kökenini oluşturmuştur.


12 ve 13. yüzyıl, son Türk vatanı olan Anadolu’nun karmaşık, kararsız, acılarla yoğrulmuş oldukça canlı bir dönemini kapsar. Bu dönemde Moğol istilası sonucu birçok kitap ve kütüphane yok edilmiştir. Selçuklu sultanlarının devlet dili olarak Arapça’yı, ilim dili olarak da Farsça’yı kabul etmeleri Türk dilinin gelişimini ve Türk dili ile önemli eserler verilmesini engellemiştir.

Mevlâna’nın eserlerini Farsça yazması bundandır. Buna karşın önemli bir geçmişi ve düzgün bir geleneği olan Türk şiiri varlığını Anadolu’da yeni coğrafyaya ve yeni yaşam koşullarına bağlı olarak sürdürmüştür. O dönemde avam dili sayılan Türkçe’ye ilgisizlikten yakınan Âşık Paşa:

Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere her giz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi ol dilleri

İnce yol ol ulu menzilleri

gibi söyleyişleri ile Türkçe’ye ve Türklere ilgisizliği ortadan

kaldırmak amacıyla eserlerini Türkçe yazarak bu dilin

gelişmesine hizmet edenlerin başında gelir.

Türk şiirinin sönmeyen ışığı Yunus Emre;

Ben yürürüm ilden ile

Dost sorarım dilden dile

Gurbette halim kim bile

Gel gör beni aşk neyledi


Yunus Emre’nin çağı Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrini içine alır.  Yunus Emre  Şathiye’nin (mizahi) unutulmaz örneklerini

Kıldan köprü yaptırmışsın

Gelsin kullar geçsin deyü

Hele biz şöyle duralım

Yiğit isen geç a Tanrı


16. yüzyılda dini ve tasavvufi halk şiirine damgasını vuran Pir Sultan Abdal da:

Sivas ellerinde sazım çalınır

Çamlı beller bölük bölük bölünür

Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir

Kâtip arzuhalim Şah’a böyle yaz


Klasik edebiyat adı ile de bilinen divan edebiyatı 13-19. yüzyıllar arası yüksek zümrenin ihtiyaçlarına cevap verirken Anadolu halkı geleneğine bağlı âşıklık geleneğini sürdürmüştür.

Bir Kadehle Bizi Saki Gamdan Azad Eyledi

Dehhani

Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi

Şâd olsun gönli anın gönlümi şâd eyledi


 Od ile korkutma vâiz bizi kim la’l-i nigâr

Cânımuz bizüm oda yanmağa mu’tâd eyledi




Günümüz Türkçesiyle


Sâki, bir kadehle bizi gamdan kurtardı.

Gönlümü mutlu ettiği (için) onun (da) gönlü mutlu olsun.


(Ey) vâiz, bizi ateşle korkutma.

Çünkü güzelin dudağı, bizim cânımızı ateşe yanmaya (çoktan) alıştırdı.


Nedim: Meyhâne mukassî görünür taşradan amma

Bir başka ferah başka letâfet var içinde


Fuzuli

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı


“Bana gönül ateşimde başka hiç kimse yanmaz; hafif sabah rüzgârından başka da kimse kapımı açmaz.”

Bazen insanlar kendini dinlemek şehrin bunalımlarından uzaklaşmak için yalnızlığı seçse de mutlaka bir yarana, eşe dosta ihtiyaç duyar.  Sıkıntıya dara düştüğü zamanlarında yanında birilerinin olmasını ister. Kendisine yardımcı olup olamayacağını bilse bile birilerini arar. İnsanların varlığından huzur bulur ya da bulmak ister.

           Fuzûlî, yalnızlığı o kadar içten anlatıyor ki... Türkçemizde yanmak kelimesi çok farklı anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlardan biri de acımaktır. Fuzûlî de beytinde yanmak kelimesini bu anlamda kullanmıştır. Yalnızlıktan dolayı içi yanmakta, yüreği sızlamakta, hayatı paylaşacak hiç kimse yoktur etrafında. İstiyor ki hâline acıyacak biri çıksın. Ne var ki yüreğindeki yangından başka ona sahip çıkacak, sıcaklık verecek hiç kimse yoktur.

          İnsan zor zamanlarında kapısını çalacak birini arar; ancak Fuzûlî’nin kapısını sabah esen rüzgârdan başka hiç kimse yoktur. Divan Edebiyatında aslında sabah rüzgârı (bâd-ı sabâ) sevgiliden müjdeli haber getiren bir postacı gibi tahayyül edilir; ancak Fuzûlî için bu geçerli değildir. Hani rüzgâr estiği zaman, rüzgârın etkisiyle kapı açılıp kapanır ya, işte bad-ı saba sadece öyle bir görev yüklenmektedir. Şairin yalnızlığını geçici bir süre, kendisine ses vermek suretiyle paylaşmaktadır. Bu, ancak mekanik bir paylaşımdır.

 YAHYA KEMAL 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de kol

  Karacaoğlan:

Güzel sevme derler,

nasıl seveyim.

 Sevsem öldürürler,

 Sevmesem öldüm. 


Değirmenden geldim beygirim yüklü

Şu kızı görenin del'olur aklı

On beş yaşında da kırk beş bölüklü

Bir kız bana emmi dedi neyleyim


Birem birem toplayayım odunu

Bilem dedim bilemedim adını

Albıstan yanaklı Kürtler kadını

Bir kız bana emmi dedi neyleyim


Bizim ilde üzüm olur alç'olur

Sızılaşır boz kurtları aç olur

Bir yiğide emmi demek güç olur

Bir kız bana emmi dedi neyleyim


Karac'oğlan der ki nolup nolayım

Akan sularınan ben de yunayım

Sakal seni cınbızınan yolayım

Bir kız bana emmi dedi neyleyim


Karacaoğlan gibi Avşar boyundan olan Dadaloğlu Osmanlı’nın zorunlu iskânı nedeniyle söyleyişlerine direnme edası katıp toplumunun sözcülüğünü üstlenerek:


Kalktı göç eyledi Avşar illeri

Ağır ağır giden iller bizimdir

Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan dağlar bizimdir


Belimizde kılıcımız Kirmanî(teşi)

Taşı deler mızrağımız temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir


Biçiminde yiğitlik edasıyla döneme damgasını vururken, toplumun yiğit sesi olan Köroğlu:

Top atılır kal’asından

Hak saklasın belasından

Köroğlu’nun narasından

Dağlar gümbür gümbürlenir


Diyerek halk şiirine yeni bir ahenk, tad ve görkemlilik katmıştır.

Halk şiiri Türk halkının sosyal ve kültürel yaşamının aynasıdır. Arı-duru bir dille pek çok tarihi olay ve sosyal olgu âşıkların dilinde ve telinde belgeleşir. Bu belge hiçbir zaman tarih değil, sadece o dönemin ileriki yıllara kalan izleridir.


Osmanlı toplum düzeni âşıkların dilinde yeri gelmiş:

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortak Osmanlı


Biçiminde kıyasıya eleştirilmiş, 


Hiç gelmemek nurun âlâ nur imiş

Dağa çıksam ayısı var kurdu var

Düze insem sıtması var derdi var

Köye gitsem tahsildarda vergi var

Şaştım ağam bu salgının elinden


TANZİMAT DÖNEMİNDE


Türk edebiyatında bir edebi topluluğun doğmasına ortam hazırlayan ve topluluğa adını veren Servet-i Fünun dergisi etrafında eski edebiyat taraftarlarına karşı Edebiyat-ı Cedide adı ile güçlü bir grup oluşmuştur. Bu grubun önde gelen adlarından biri:


Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;

Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa… var ol!


Gibi dillerden düşmeyen şiirlerin sahibi Tevfik Fikret’tir. Bunların faaliyetleri 1895-1900 yılları arasında olmuş 20. yüzyılın başlarında Türk edebiyatında değişik zevk, tarz ve fikir çatışmaları devam etmekle beraber, tarihin akışı, yeni yaşam tarzı ve halkın zevki sorunları önemli ölçüde gidermiştir. Divan edebiyatı ortadan kalkmış, tekke edebiyatının önemli bir etkinliği kalmamış, dilde sade Türkçe hakim olmuş, nazımda aruz ölçüsü yerini heceye bırakmıştır.


Gökalp, 

Aruz sizin olsun, hece bizimdir.

Halkın söylediği Türkçe bizimdir.

Leyl sizin, şeb sizin gece bizimdir

Değildir bir mana üç ada muhtaç.


Gibi Türkçeyi bilinçli ve ateşli bir biçimde savunur. Genç Kalemlerle şiirde hece ölçüsü ve sade Türkçe gündeme oturur ve önem kazanır.


19. yüzyılın sonunda Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan, Rıza Tevfik ve Genç Kalemlerle bilinçli bir biçimde devam eden hece ölçüsüyle şiir yazma anlayışını benimseyip bütün şiirlerini ilkeli olarak hece ile yazan Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel kullandıkları arı-duru bir dille hece ölçüsüne ince ve kıvrak bir şekil verip Beş Hececiler denilen bir döneme damgalarını vurmuşlardır. Bunlardan Orhan Seyfi Orhon:


VEDA

Hani o bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın.

Alnına koyarken veda buseni,

Yüzüme bu türlü bakmayacaktın.


Hecenin beş şairinin dışında kalıp herhangi bir topluluk

içinde yer almadan heceyle şiir yazan Kemalettin Kamu:


Sevgilim senin de geçer zamanın

Ne şöhretin kalır ne hüsn ü anın

Böyledir kanunu kahpe dünyanın

Dört mevsim içinde bir bahar olur


Biçimindeki söyleyişleriyle gönüllerde taht kurarken Ömer Bedrettin Uşaklıgil de mâni tarzının etkisiyle kaleme aldığı şiirlerinde kendine özgü bir biçim oluşturmuştur. Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra hepsi genç olup altısı şair, biri öykücüden oluşan yedi kişilik bir grup Yedi Meşale adını verdikleri bir kitap yayınlamaları ile kendilerinden söz ettiren bir ekol oluşturmuşlardır. Bunlar; Yaşar Nabi, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret Solok ve Kenan Hulusi Koray’dır. Edebiyatın baş belası olarak gördükleri taklitten uzak duracaklarını belirten ve duygularını başkalarının manevi yardımına gerek kalmadan ifade edeceklerini söyleyen yedi genç başarılı da olmuştur.


Cumhuriyet devri Türk edebiyatında 1941’de oluşan Garip şiir hareketinin çok ayrı bir yeri vardır. Çünkü Tanzimat’la birlikte batılı bir anlayışla gelişen Türk şiiri Garipçilerle yeni bir boyut kazanmıştır.

II. Meşrutiyet’ten sonra bazı güçlü şairlerin etkisiyle önemli yenilikler yapan Türk şiiri yeni anlayışla gelişimini sürdürürken şiirin gelişimi için farklı anlayışlarla sanatlarını sürdürenler görülmektedir.

Bu dönemde bir yanda Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmet Akif gibi şairler, kaynağı klasik edebiyata bağlı şiirlerini yazdığı; bir yanda da Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan ve Genç Kalemler, Beş Hececiler gibi topluluklarca sürdürülen halk edebiyatından yararlanılarak yazılan şiirlerin arttığı görülmektedir.

Davranın halaya durun koçaklar,

İşte baş, işte davul, işte meydan!

Güzel halay çeken, güzel kucaklar,

Güzeli sevmeyen çıksın aradan.

Gibi halk şiirini model alan ve halkçılar da denilebilecek şehirli aydın Ahmet Kutsi Tecer gibi şairlerin yaygınlık kazandığı böyle bir şiir ortamında serbest nazmın getirdiği rahatlıktan yararlanıp memleket sorunlarını dile getiren Nazım Hikmet çok soluklu şiirleriyle kuralları allak bullak edip çevresindeki ve kendinden sonraki şairleri etkileyip yığınları peşinden sürükler. Toplumcu, gerçekçi anlayışın önderliğini yapan Nazım Hikmet:


Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil

bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte

yani yürekte

Mesela bir barikatta dövüşerek

mesela kuzey kutbunu keşfe giderken

mesela denerken damarlarında bir serumu

ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil

Seversin dünyayı doludizgin

ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan

ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye

elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.


Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet adlı üç gencin şiirlerini 1941’deGarip adlı bir kitapta toplayıp yayımlamalarıyla Türk şiirinde önemli bir yer edinen Garip hareketi doğar ve hızla yayılır.

Yüzyıllarca şiire girmemiş, girememiş ve giremeyecek gibi olan günlük insanı, olayları, duyguları işlemekle ön plana çıkan Garipçiler saldırılara uğramış, sonra estetik ve söyleyiş yönünden yeni şiirin sözde kalmayan bir uyarlamasını yapmışlardır.


Ağlasam sesimi duyar mısınız

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel

Kelimelerinse kifâyetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

Şiirine benzer şiirler yazıp, şiirde özledikleri gibi yazma rahatlığına kavuşurlar.

Anadolu gerçeğini şiirleştiren Rıfat Ilgazla birlikte Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Irgat, A. Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Emre Gökçe vb. bulunmaktadır.Bu akımın devamcıları olarak görülen ve toplumcu şiir yazanlar olarak nitelendirilenler arasında:


Terk etmedi sevdan beni

Aç kaldım, susuz kaldım,

Hayın, karanlıktı gece,

Can garip, can suskun,

Can paramparça

Ve ellerim kelepçede

Tütünsüz, uykusuz kaldım,

terk etmedi sevdan beni


Gibi sosyal içerikli ve çarpıcı şiirleriyle Ahmed Arif görülür. daha sonra da Hasan Hüseyin, Ataol Behramoğlu ve

Dâvacı zengin, dâvalı yoksulsa

Zenginden yana işler yasa

Dâvacı yoksul, dâvalı zenginse

Dâvalıda kalır yine nizâlı arsa  (sahibi tartışmalı arsa)

Dâvacı da dâvalı da zenginse dâvada

Özür diler çekilir aradan kadı

Dâvacı da dâvalı da yoksulsa bak,

Sade o zaman işte yerini bulur hak.


Gibi sosyal gerçekçi söylemi en iyi şiirleştiren şairlerden Can Yücel gelir. Bir ara popüler olup yöresel ağızla dilden dile söylenen

Şemsi Belli’nin:

ANAYASO

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!

Baa bir alfabe veremez miydin?

Gara dağlar gar altında galanda

Ben gülmezem

Dil bilmezem

Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem

Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?

Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde

Ben fakiro,

Ben hakiro

Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro

Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !

Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu

Parasizo,

Çaresizo

Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo

Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler

Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler

Hökümata arz eylesem azarlar

Ben ketimo

Ben yetimo

Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?

Şavata’dan Angara'ya ses getmiir

Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir

Malımız yoh

Yolumuz yoh

Angara'ya ses verecek dilimiz yoh

Ganadımız, golumuz yoh

Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?

Yerin, yurdun adresesin bilmirem

Angara'da: Anayasso !

Ellerinden öpiy Hasso

Yap bize de iltimasso

Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov?

Gibi sosyal içerikli şiirler de bu grupta sayılır.


HİKÂYE

Senin dudakların pembe

Ellerin beyaz,

Al tut ellerimi bebek

Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde

Ceviz ağaçları yoktu,

Ben bu yüzden serinliğe hasretim

Okşa biraz! (Hüsnü Talil sanatı. Sevgilisi elini okşarsa kızışır mı serinler mi)

Benim doğduğum köylerde

Buğday tarlaları yoktu,

Dağıt saçlarını bebek

Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri

Akşamları eşkıyalar basardı.

Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem

Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde

Kuzey rüzgârları eserdi,

Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır

Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!

Benim doğduğum köyler de güzeldi,

Sen de anlat doğduğun yerleri,

Anlat biraz!

Dediği hikâye adlı şiiriyle duygu yüklü söyleyişlerin en Güzellerinden birini sunan Cehit Külebi bunlardan sadece birisidir.

Elbette Türk şiiri sadece Anadolu sahasında gelişimini sürdürmemiştir. Anadolu dışındaki topraklarda yaşayan soydaşlarımız da Türk şiirine çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bunlardan Azerbaycan’da Şehriyar ve Bahtiyar Vahapzade; Türkmenistan’da Ata Atacanov, Gara Seyitliyev; Özbekistan’da Abdülhamit Süleymanoğlu; Kıbrıs’ta Özker Yaşın, Harid Fedai; Batı Trakya’da Ferruh Mehmet Pazvantoğlu, Bulgaristan’da Recep Kürklü, Ahmet Şerefli; Makedonya ve Kosova’ da Necati Zekeri, Enver Tuzcu, Osman Baymak, Nimetullah Hafız vb. Sadece birkaçıdır.




Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Yazarın diğer yazıları
Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail *
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)

Köşe Yazıları
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Fotoğraf Galerisi
Iğdır Resmi Siteler
Gazeteler

Sitemizdeki yazı, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Iğdır Doğuş Gazetesi